Bir sağlık çalışanını anlamak zordur.
Çünkü biz zamanı saatle ölçeriz; onlar nöbetle.
Biz çoğu meseleyi koltuğumuzdan bakarak yorumlarız.
Onlar ayakta, koşarken, yetişmeye çalışırken yaşar.
Biz istek taşırız; onlar insan.
Türkiye’de bir sağlık çalışanı için gün, kimi zaman alarmla değil, acil çağrıyla başlar.
Kahvaltı masası değil, servis koridoru karşılar onları.
Çay soğur, çorba yarım kalır; ama hastanın işi beklemez.
Hastane dediğiniz yer her zaman bir liman değildir.
Bazen tam ortasında fırtına kopan bir denizdir.
Bağıranlar olur, sabırsızlananlar olur, öfkesini yanlış yere bırakanlar olur.
Sağlık çalışanı ise dalgalara bakmaz; boğulmakta olana bakar.
Yükleri sadece iş tanımında yazmaz.
Sağlık çalışanı bütün yüklerini çantasında taşır.
Yetişemediği bir hastanın ağırlığını…
Evde bekleyen çocuğunu…
“Bir teşekkür etseydiniz yeterdi” cümlesini…
Ertelenmiş bir hayatı…
Kendi yorgunluğunu…
Çanta da çantadır hani…
Ne koysan alır.
Ama o çanta bize hiç görünmez.
Herkes önlüğü görür.
Türkiye’de sağlık çalışanı sıra bekleyenle de konuşur, öfkesini kusanla da.
Kırıldığı yerde bağırmaz, yorulduğu yerde durmaz.
Sabır onlar için kişisel gelişim kitaplarında yazan bir kavram değil;
hayatta kalma refleksidir.
Mesleğin parçasıdır.
Koridorda bazen bir espri duyarsınız.
Bir kahkaha…
Sanırsınız ki keyifli bir an.
Oysa o kahkaha, biriken yükün kısa bir tahliye vanasıdır.
Gülmezlerse devam edemezler.
Bir sağlık çalışanını anlamak için
aynı koridordan geçmek gerekir.
Aynı nöbeti tutmak…
Aynı çaresiz bakışla karşılaşmak…
Uzaktan bakarak olmaz.
Yargılayarak hiç olmaz.
Biz ambulansı trafikte bir engel sanırız.
Oysa o araç, zamanla yarışan bir kalptir.
Gürültü sandığımız siren, bir hayatın geri sayımıdır.
Bir saniye geç kalırsan, bir ömür eksik kalır.
Bunu paramedik bilir.
Klima açıkken bekleyenler anlayamaz.
Biz makinelere bakarken,
yoğun bakım hemşiresi monitördeki çizgiyle birlikte
bir annenin, bir eşin, bir çocuğun umudunu taşır.
Biz “sessiz bir servis” sanırız.
Oysa orası hayatla ölümün cirit attığı yerdir.
Gürültülü sessizliğin bu kadar ağır olduğu başka bir yer yoktur.
Biz doğumu sadece bir an sanırız.
Ebe için o an bir mucizedir.
Bir elinde yeni bir hayat,
öbür elinde büyük bir sorumluluk vardır.
Hem ilk çığlığa hem annenin gözyaşına aynı anda tanıktır.
Biz sonucu görmek isteriz.
Hekim ise süreci taşır.
Yanlış anlaşılır, hedef gösterilir
ama yine de ertesi gün önlüğünü giyer.
Peki bir hekimi, bir ebeyi, bir sağlık çalışanını neden anlayamayız, biliyor musunuz?
Çünkü biz bu yüklerin hiçbirini üstlenmek zorunda kalmadık.
Çünkü biz o koridorlarda büyümedik.
O nöbetlerde yaşlanmadık.
O çaresizliklerle yüzleşmedik.
Bu insanlar bizim yerimize ayakta kalıyor.
Bizim yerimize dayanıyor.
Bizim yerimize susuyor.
Türkiye’de sağlık çalışanları,
bu ülkenin en çok yorulan
ama en az şikâyet eden insanlarıdır.
Ve belki de bu yüzden
onları tam olarak anlayamayız.
Ama şunu yapabiliriz:
Görmezden gelmemek.
Bu, en azından
insani bir başlangıçtır.
