Sendikalar da tıpkı bireyler gibi bir algı evreni içinde hareket eder.
Ne bildikleri, neyi bildiklerini sandıkları, neyi hiç görmedikleri ve kendileri hakkında başkalarının ne gördüğü…
İşte sendikal etkinliğin gerçek niteliği tam da bu kesişimde ortaya çıkar.
Bu noktada, Johari Penceresi kuramı yalnızca bireyler için değil, örgütler ve özellikle sendikalar için de güçlü bir düşünme zemini sunar. Açık alan ve kör alan kavramları, sendikal aklın bugün nerede durduğunu ve yarın nereye evrilmesi gerektiğini anlamak açısından son derece öğreticidir.
Açık alan, sendikanın hem kendisinin farkında olduğu hem de üyelerinin ve toplumun bildiği alandır. Güven, şeffaflık ve temsil tam da bu zeminde yükselir.
Bir sendikanın açık alanı; ilkeleriyle, üyeleri adına dile getirdiği taleplerle, toplu sözleşme süreçlerindeki tutumuyla ve sosyal politika üretme kapasitesiyle şekillenir. Ancak burada önemli bir ayrım vardır: Açık alanın gerçekten genişlemesi, sorunların yalnızca sonuçlarıyla değil, politik ve yapısal nedenleriyle birlikte konuşulmasını gerektirir. Aksi hâlde açıklık slogana, temsil rutine dönüşür.
Asıl kritik eşik ise kör alandır.
Kör alan; sendikanın kendisinin farkında olmadığı ama sahadaki çalışanların, üyelerin ve hatta toplumun net biçimde gördüğü alandır. En büyük risk de, en güçlü dönüşüm imkânı da tam olarak burada saklıdır.
Sendikaların kör alanlarında çoğu zaman benzer başlıklar yer alır:
Tabanın değişen beklentilerinin yeterince okunamaması, bürokratikleşmenin yarattığı mesafe, “biz zaten biliyoruz” duygusunun beslediği rehavet…
Özellikle genç çalışanların sendikal dile ve yöntemlere koyduğu mesafe, bugün birçok sendikanın farkında olmadığı ama sahada açıkça hissedilen bir gerçekliktir. Yeni kuşak yalnızca hak talep eden değil; söz söyleyen, karar süreçlerine katılan, şeffaflık ve anlam arayan bir sendikal yapı istemektedir. Bu talep görülmediğinde, sendika kendisini güçlü zannederken etkisini sessizce kaybetmeye başlar.
Madalyonun bir de diğer yüzü vardır.
Yalnızca sendikaların değil, işverenin ve bürokrasinin de açık alanları ve kör alanları bulunur. İşverenin kör alanında çoğu zaman şunlar yer alır: Artan iş yükünün çalışan üzerindeki psikolojik etkisi, nöbet ve görev dağılımlarında oluşan adaletsizlik algısı, sağlık çalışanının kendisini “değerli” değil, “tüketilen” hissetmesi…
Bu alan genellikle “bilindiği sanılan ama hissedilmeyen” bir alandır. Kör alanı tehlikeli kılan da tam olarak budur. İşte sendikaların asli rolü burada başlar. Yalnızca talepleri ileten değil; işverenin ve sistemin göremediği alanları, veriye dayalı, ikna edici ve sürdürülebilir bir dille görünür kılan bir sendikal akıl…
Şunu unutmamak gerekir:
Güç, yalnızca görünür olmakla artmaz. Asıl güç, görülmeyeni fark edebilme yeteneğiyle büyür.
Sendikalar için gerçek temsil; açık alanlarını büyütme cesareti ve kör alanlarıyla yüzleşme samimiyeti ölçüsünde mümkündür. Sistemle temas hâlinde ama sistemin körlüğüne teslim olmayan bir sendikal akıl geliştirilebildiği ölçüde, hem çalışanların hem de kamunun gerçek çıkarları savunulabilir.
Sendikal bilincin geleceği, en yüksek sesi çıkarmakta değil; en zor gerçeği, doğru zamanda ve doğru dille söyleyebilme cesaretinde yatmaktadır.